Fox-IT debunks report on ByLock app that landed 75,000 people in jail in Turkey

The Turkish government has been actively pursuing the prosecution of the participants of the Gülen movement in what it calls“the Fetullahist Terrorist Organization/Parallel State Structure (FETÖ/PDY)”. To this end, the Turkey’s National Intelligence Organization (Millî İstihbarat Teşkilatı or MİT in Turkish) has investigated the relation of a publicly available smart phone messaging application called ByLock to “FETÖ/PDY”, which is alleged to have been used during the failed coup attempt in Turkey on July 15, 2016.

Continue reading

Bedford Row Report: Opinion on the Legality of the Actions of the Turkish State

A summary of an opinion on the legality of the actions of the Turkish State in the aftermath of the failed coup attempt in 2016 and the reliance on use of the Bylock messaging application as evidence of membership of a terrorist organisation by William Clegg QC who was assisted by Simon Baker. The opinion also contains a digital forensic report by Thomas K Moore, whose main findings have also been summarised below.

Continue reading

Arbitrary detention and the right to a fair trial: UN experts find Turkey violated human rights

GENEVA (29 May 2019) — Two Turkish men living in Malaysia were arbitrarily detained and deprived of their right to a fair trial after they were extradited to Turkey and held incommunicado, the United Nations Human Rights Committee concluded in a decision published today in Geneva. The finding came in response to a complaint submitted to the Committee by the victims.

The full decision is available to read on-line.
https://www.ohchr.org/EN/NewsEvents/Pages/DisplayNews.aspx?NewsID=24661&LangID=E






YEMİNLİ TERCÜME’NİN TAM METNİ

Birleşmiş Milletler / CCPR/C/125/D/2980/2017

Uluslararası Sivil
ve Siyasi Haklar Anlaşması
Düzenlenmemiş ileri sürüm

Bölüm: Genel
28 Mayıs 2019
Aslı: İngilizce

İnsan Hakları Komitesi

2980/2017 1 ,2* sayılı iletişim ile ilgili isteğe bağlı
Protokol kapsamında Komite tarafından kabul edilen
görüşler,***

İletişim şu kişiler tarafından teslim edilmiştir: İsmet Özçelik, Turgay Karaman ve I. A. (avukat Walter Van Steenbrugge tarafından
temsil edilmektedirler)

İddiada bulunan kurbanlar: Yazarlar

Taraf Devlet: Türkiye

İletişimin tarihi: 12 Mayıs 2017 (ilk teslim tarihi)

Belge referansları: Komite usul kurallarının 92 ve 97. maddeleri
uyarınca alınan karar, 19 Mayıs 2018 tarihinde
Taraf Devlet’e iletilmiştir (belge şeklinde
yayınlanmamıştır).

Görüşlerin Kabul Tarihi: 26 Mart 2019

Konu: Keyfi tutuklama ve gözaltı; adalet sistemine erişim

Usul sorunları:İç hukuk yollarının tüketilmesi; iddiaların
kanıtlanma düzeyi

Önemli konular: Yaşam hakkı; işkence ve kötü muamele; keyfi tutuklama ve gözaltı; gözaltı koşulları; adil yargılanma hakkı; Sözleşmenin 4. maddesi uyarınca ihlal

Sözleşme maddeleri:4, 6, 7, 9, 10 ve 14

Protokol Maddeleri:1, 2 ve 5 (2) (b)

* Komite tarafından 125. oturumda kabul edilmiştir (4-29 Mart 2019).

** Komitenin aşağıdaki üyeleri iletişimin incelenmesine katılmıştır: Tania María Abdo Rocholl, Yadh
Ben Achour, Ilze Brands Kehris, Christopher Arif Bulkan, Ahmed Amin Fathalla, Shuichi Furuya, Christof Heyns,
Bamariam Koita, Marcia V.J. Kran, Duncan Laki Muhumuza, Photini Pazartzis, Hernán Quezada, Vasilka Sancin, José
Manuel Santos Pais, Yuval Shany, Hélène Tigroudja, Andreas Zimmermann ve Gentian Zyberi.
*** Komite üyesi Gentian Zyberi (kısmen eşzamanlı, kısmen muhalif) tarafından bireysel
bir görüş, mevcut görüşlere eklenmiştir.

1.1
Bu bölümün yazarları sırasıyla 1959, 1974 ve 1978 Türkiye doğumlu olan İsmet Özçelik, Turgay Karaman ve I.A.’dır. Yazarlar 12 Mayıs 2017 tarihinde Malezya’dan Türkiye’ye gönderildi. Sözleşmenin 6, 7, 9, 10 ve 14. maddelerine göre haklarının ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Opsiyonel Protokol 24 Şubat 2007 tarihinde Taraf Devlet ‘de yürürlüğe girmiştir. Yazarlar avukat, Bay Walter Van Steenbrugge tarafından temsil edilmektedir. Taraf Devlet, Genel Sekretere 2 Ağustos 2016 tarihli Sözleşme’nin 4 üncü maddesi uyarınca, istisna uygulandığına dikkat çekmiştir. 9 Ağustos 2018’de, Taraf Devlet, Genel Sekretere, OHAL’in 19 Temmuz 2018 itibariyle sona ermesiyle birlikte, istisna durumunun ortadan kalkması gerektiğini bildirmiştir.

1,2
12 Mayıs 2017 tarihli ilk şikayette, yazarların aile üyeleri, yazarların Türkiye’de bilinmeyen bir yerde gözaltında tutulduğunu ve işkenceye maruz kalma riski altında olduğunu iddia etti.[1] Şikayetlerinin Taraf Devlette Komite tarafından incelenmesini talep ederken, keyfi olarak gözaltına alınmamalarını veya işkenceye maruz kalmamalarını sağlama talebini içeren geçici tedbirler almalarını istedi. 19 Mayıs 2017 tarihinde, Prosedürün 92. usulü uyarınca, iletişim ve geçici önlemlerle ilgili Özel Raportörü aracılığıyla harekete geçen Komite, Taraf Devletten, yazarların bulunduğu yerin doğrulanmasını ve bu kişilerin derhal yasaların koruması altına alınması adına gerekli tüm önlemlerin alınmasını;  yazarların ailesine ve temsilcilerine bulundukları yere dair bilgi verilmesini; yazarların yakınlarıyla iletişim kurabilmeleri için gereken tüm önlemlerin alınmasını; Yazarların derhal hakim önüne çıkarılıp, kendi seçtikleri bir avukata erişimlerinin sağlanmasını talep etti.

1,3
31 Ekim 2017 tarihinde, Yeni iletişim ve geçici önlemler konusundaki Özel Raportörü aracılığıyla hareket eden Komite, Taraf Devletin geçici tedbirleri kaldırma talebini reddetti. Komite, Taraf Devletten, yazarları derhal hakim önüne çıkarmak, avukata erişmelerini sağlamak, yazarlara uygun ve yeterli tıbbi bakımın hemen erişim sağlanması, yazarların aileleri, danışmanları veya seçtikleri herhangi bir kişi tarafından iletişim kurmalarına ve ziyaret edilmelerine izin verilmesi için gerekli tüm önlemlerin almasını istedi. Komite Prosedürünün 97. maddesi uyarınca, Komite ayrıca, Taraf Devletin, iletişimin kabuledilebilirliği konusundaki kabiliyetini esasa göre incelenmesi talebini reddetti.

1,4
25 Eylül 2017 tarihinde, I. A. komiteden şikayetini geri çekmiştir. 27 Şubat 2018 tarihinde, Taraf Devlet şikayetin durdurulmasını talep etti.

                   Yazarlar tarafından sunulan şekliye gerçekler

2.1
Yazarların Türk makamları tarafından Gülen hareketine bağlı olduğu düşünülmektedir. 2017’de Malezya’da ikamet etmekteydiler. Mayıs 2017’nin ilk haftasında Malezya terörle mücadele mevzuatı kapsamında, Türk makamlarının kontrolü veya talimatlarıyla hareket eden kişiler tarafından, yasadışı olarak, özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarını bildirmekteler.

2,2
Komite nezdinde iletişimin sunulduğu sırada, Turgay Karaman ve İsmet Özçelik 13 yıldır Malezya’da yaşamıştı. Turgay Karaman, Fethullah Gülen’in öğretilerinden ilham alan bir okul olan Time International School’un müdürüydü. 2 Mayıs 2017’de Gülen hareketi ile ilişkisi nedeniyle Malezya’da kaçırıldı. CCTV görüntüleri, bir yeraltı otoparkında kimliği belirsiz beş kişi tarafından bir arabaya zorla bindirildiğini ortaya çıkardı. Ailesi kendisine ulaşılamadığını anlayarak, yerel polisi ve Kuala Lumpur’daki BM ofisini uyardı. Bir akademisyen olan Ismet Özçelik, daha önce oğlunun Kuala Lumpur’daki evinden kimliği belirsiz Malezya güvenlik servisleriyle bağlantılı gibi görünen, kendisini kaçırmaya ve Türkiye’ye göndermeye çalışan silahlı kişilerin saldırısına maruz kaldıktan sonra,  BMMYK tarafından iskan edilmeyi beklemekteydi. Yerel polis müdahale etti ve örtülü iadeyi durdurdu. Malezyalı yetkililer tarafından, serbest bırakılmadan önce 50 gün boyunca gözaltında tutulmuştur. 4 Mayıs 2017’de bir kez daha Malezya polisi tarafından özgürlüğünden mahrum bırakıldı.

2.3
Yazarların aile üyeleri tarafindan, yazarların Kuala Lumpur’daki polis merkezinde gözaltına alındığı anlaşıldı. Yazarların herhangi bir avukata veya dava dosyalarına erişimine izin verilmedi. Malezyalı avukatları derhal erişim elde etmek için talepte bulundu. 9 Mayıs 2017 tarihinde, avukat ve yazarların kısa süreyle iletişim kurmasına izin verildi. Ancak yazarların dava dosyalarına erişim talebi reddedildi.

2,4
12 Mayıs 2017 tarihinde,  iade duruşmasının yapılmamış olmasına ve de bu yönde herhangi bir yargı kararının bulunmamasına rağmen yazarlar Türkiye’ye götürüldü. Türkiye’ye döndükten sonra, yazarlar bilinmeyen bir yerde tecritte tutuldu.

                   Şikayet

3.1
İlk başvuru sırasında,yazarlar, tutuklu olarak, Sözleşmenin 6, 7, 9 ve 10. maddelerinde belirtilen haklarına aykırı olarak, işkence ve kötü muamele gördükleri iddasında bulundular. Taraf Devlet’te terör örgütü olarak belirlenen Gülen hareketine bağlı oldukları gerekçesiyle işkence ve istismar vakalarının, hareketle ilişkili olduğu iddia edilen şahıslara sıkça uygulandığının belgelendiğini belirttiler.[2]

3.2
Yazarlar ayrıca, Antlaşmanın 14. maddesi kapsamındaki haklarının, Türkiye’de bilinmeyen bir yerde gözaltında tutulurken ihlal edildiğini ve adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldıklarını iddia ettiler. Yazarların nerede oldukları hakkında yakınlarının aldıkları tek bilgi, 14 Mayıs 2017 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele birimi tarafından sorgulanmalarıydı. Akrabaları, yazarların nerede gözaltında tutuldukları veya hakim önüne çıkarılıp çıkarılmadıkları, avukata ya da dava dosyalarına erişim hakları olup olmadığı hakkında herhangi bir bilgiye sahip değillerdi.

3.3
25 Eylül 2017 tarihinde, Taraf Devletin şikayetin kabul edilebilirliği hakkındaki gözlemlerine ilişkin yorumlarında, yazarlar şikayet hakkında daha fazla bilgi verdiler. Antlaşmanın 9. maddesi uyarınca haklarının ihlal edilerek özgürlüklerinden keyfi ve hukuka aykırı olarak yoksun bırakıldıklarını iddia etmekteler. İade talebi yapılmadan Malezya’dan çıkarıldıklarını, Türk makamlarının kendilerine yöneltilen suçlamalardan haberdar olmadıklarını, hakim karşısına çıkarılmalarının sırasıyla 19 ve 21 gün sürdüğünü, tutukluluk hallerinin gözden geçirilmesi için bizzat veya bir avukat vesilesiyle  temsil edilme imkanlarının olmadığını ve dava dosyalarına erişemediklerini iddia etmektedirler.

3.4
Yazarlar, Antlaşmanın 7. maddesi uyarınca haklarının ihlal edilerek kötü muameleye maruz kaldıklarını iddia etmekteler. İsmet Özçelik, avukatına kötü muameleye maruz kaldığını, kendisine karşı şiddet kullandığını ve ailesinin tehdit edildiğini bildirdi. Bu kötü muamele nedeniyle, sağlık sorunları – özellikle kalp durumu-büyük ölçüde kötüleşti. Turgay Karaman da kötü muamele ve işkenceye maruz kaldı. Yazarlar ayrıca hücre hapsi ile tehdit edildiğini iddia ediyorlar.

3.5
Yazarlar, 25 Eylül 2017 gününe ait sunumlarında, Antlaşmanın 10. maddesi uyarınca iddialarına ilişkin daha fazla bilgi vermektedir. Ailelerinin cezaevi transferlerinden haberdar olmadıklarını ve ailelerinin memleketinden uzakta bir hapishanede gözaltına alındıklarını iddia ediyorlar. Aileleriyle iletişim kurmak o kadar zor ve külfetli bir hale geldi ki, aile üyeleriyle telefon görüşmeleri için resmi başvuruda bulunmalarına rağmen, nadiren onlarla iletişim kurma fırsatına sahip oldular. Ayrıca, üç aylık bir süre boyunca ailelerinden kıyafet almalarına izin verilmediğini ve yeterli tıbbi bakım alma imkanlarının reddedildiğini iddia ediyorlar. En fazla 20 kişi için tasarlanmış ancak 26 kişinin tutulduğu aşırı kalabalık hücrelerde tutulmaktadırlar. Yiyeceklere, hijyenik koşullara ve rekreasyona temel erişimden mahrum bırakılmışlardır.

3.6
Antlaşmanın 14. maddesi uyarınca iddialarına göre, yazarlar kendilerine karşı yapılan suçlamalardan haberdar olmadıklarını ve yasal yardım istemeye erişimlerinin engellendiğini iddia etmektedirler. Avukatlarına danışmalarına ilk kez 13 gün (İsmet Özçelik) ve 17 gün (Turgay Karaman) tutuklandıktan sonra izin verilmiştir. Ayrıca, dava dosyalarına erişime izin verilmemiş ve sadece bir kez hakim karşısına çıkarılmışlardır.

                   Devletin kabul edilebilirlik konusundaki gözlemleri

4.1
19 Temmuz 2017’de, Taraf Devlet gözlemlerini iletişimin kabul edilebilirliği üzerine sundu. Taraf Devlet, opsiyonel Protokolün 5 (2) (B) maddesi uyarınca, iç hukuk yollarının tükenmemesi nedeniyle iletişimin kabul edilemez olduğunu kabul eder. Ayrıca, yazarların 9, 10 ve 14 üncü maddelere göre taleplerinin, Taraf Devletin Genel Sekretere usulüne uygun şekilde bildirilmiş olan Sözleşme’nin 4. maddesine göre bir istisna yapması nedeniyle kabul edilemez olduğunu beyan eder.

4.2
Taraf Devlet, iç makamlarının bulgularına göre, gülen hareketi veya “Fetullahçı terör örgütü/paralel devlet yapısını (FETÖ/PDY)”, Fetullah Gülen’in hükümeti devirmek amacıyla kurduğu silahlı bir terör örgütü olduğunu belirtir. Fetö/PDY’NİN, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sorumlu olan ve ulusal güvenliği tehdit eden bir terör örgütü olduğu yönünde bir dizi kararla Türkiye Ulusal Güvenlik Konseyi’nin kurulduğu da belirtiliyor. Ülke çapında bir acil durumun 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren ilan edildiğini belirmektedir. Taraf Devlet, 21 Temmuz 2016 tarihli Antlaşmanın 4. maddesi uyarınca istisna bildiriminde, olağanüstü halin bir sonucu olarak, alınan önlemlerin 2 (3), 9-10, 12-14, 17, 19, 21-22 ve 25-27. madde, Sözleşmenin 4. maddesi uyarınca izin verildiği gibi, madde kapsamındaki yükümlülüklerden muaf tutulabileceğini bildirmiştir.[3] Taraf Devlet, yazarların 9, 10 ve 14. maddelerdeki iddialarının istisna bildirimi kapsamında olduğunu bildirmektedir. Bu nedenle, bu iddiaların kabul edilemez olduğu Taraf Devletçe belirtilmiştir. 4. maddeye göre, olağanüstü hal ilanından sonra çıkarılan kararnamelerin ve alınan tedbirlerin ancak durumun devam etmesinin kesin olarak gerekli kıldığı ve yetkililerin karşılaştığı krizle orantılı olduğu ölçüde alındığını savunulmaktadır . Önlemlerin sadece olağanüstü hal süresince yürürlükte olacağı ve bunun geçici hüviyette olduğu belirtilmiştir.

4.3
Taraf Devlet, darbe girişiminin ardından çok sayıda tutuklama ve gözaltı işlemlerinin başlatıldığını belirtiyor. Bu olağanüstü hal ilanından sonra çıkarılan KHK’lar hakkında bilgi sağlamaktadır. Kanun Hükmünde Kararname kapsamında azami gözaltı süresi, etkin soruşturmaların yapılmasını sağlamak amacıyla 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 30 güne çıkarılmıştır. Daha sonra, değişen koşullar göz önüne alındığında, uzayan tutuklu kalma sürelerinin ölçülmesi gözden geçirildi. 684 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile azami gözaltı tutuklu kalma süresi yedi güne düşürülmüştür. Bu, bir cumhuriyet savcısının kararı ile yedi gün daha uzatılabilir. Gözaltı emrine karşı, gözaltında bulunan kişi, savunma avukatı veya yasal temsilci, eş veya birinci dereceden akrabalar tarafından ceza mahkemesine itiraz edilebilir. Tutuklu kalma süresi boyunca, hukuki yardım sağlanmakta giriş ve çıkışta sağlık raporları yayınlanmaktadır.

4.4
Taraf Devlet, yazarların davasının özel durumlarıyla ilgili olarak, Silahlı terör örgütü üyesi oldukları gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca daha önceden yazarlara yönelik soruşturma başlatıldığını belirtiyor. Soruşturma dosyası ile ilgili olarak kısıtlama kararı alınmıştır. İsmet Özçelik hakkında 29 Ağustos 2016 gününde Sarayönü ceza hakimliği tarafından tutuklama emri çıkarılmıştır. Ankara 2. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararı ile 21 Mart 2017 gününde Turgay Karaman aleyhinde tutuklama emri çıkarılmıştır. Yazarların silahlı terör örgütüne üye olduklarından şüphelenildiği için Ceza Kanununun 314 (2) maddesi uyarınca tutuklama emri çıkarıldı. Yazarlar 12 Mayıs 2017 tarihinde Türkiye’ye geldiklerinde gözaltına alındı. 18 Mayıs 2017’de savcının talimatı üzerine gözaltı süresi yedi gün daha uzatıldı. Gözaltı süresince, yazarlar haklarından haberdar edildi. Yazarların akrabalarına 12 Mayıs 2017’de tutuklanmaları hakkında bilgi verilmiştir. 17 Mayıs 2017 tarihinde, İsmet Özçelik’e barodan atanan avukat hizmeti vermiştir. Avukatıyla bu tarihte bir araya gelmiş ve ifadesi avukatının huzurunda kolluk kuvvetleri tarafından alınmıştır. 19 Mayıs 2017’de Turgay Karaman da avukatıyla bir araya gelmiş olmakla birlikte, avukatının huzurunda kolluk kuvvetleri tarafından ifadesi alınmıştır.

4.5
Yazarlar 12-23 Mayıs 2017 tarihleri arasında gözaltında tutuldu. Gözaltına alınmadan önce ve sonra tıbbi olarak muayene edildiler ve buna ilişkin tıbbi rapor düzenlenmiştir. 23 Mayıs 2017 tarihinde, yazarlar Ankara 5. Ceza Hakimliğince, avukatlarının huzurunda mahkeme kararıyla gözaltına alınmıştır. ve 3 Haziran 2017 tarihine kadar, Sincan T tipi kapalı Cezaevi’ne tutuldular. Ardından, güvenlik ve kapasite nedeniyle, Denizli T tipi kapalı Cezaevi’ne nakledildiler. Halen Denizli Cezaevi’nde tutulmaktadırlar.

4.6
Sincan Cezaevi’nde gözaltına alınan Turgay Karaman ve İsmet Özçelik, günde 24 saat acil sağlık hizmetlerine erişebildi. Koğuşta televizyon izlenebiliyordu, ayrıca tuvalet, banyo ve mutfak olanakları vardı. Açık hava ve güneş ışığına sınırsız erişimleri vardı. Pazartesileri hapishane ziyaret günüydü. Ancak, akrabaları yazarları ziyaret etmedi. Bunu yapma haklarına sahip olmalarına rağmen, yazarlar herhangi bir telefon görüşmesi yapmadılar veya mektup gönderip veya almadılar. İsmet Özçelik, avukatıyla 28 Mayıs 2017 tarihinde 57 dakika, 30 Mayıs 2017 tarihinde ise 66 dakika görüşmüştür. Turgay Karaman, 26 Mayıs 2017 tarihinde avukatıyla 30 dakika görüşmüştür. Denizli Cezaevi’nde yazarlar 20 kişilik bir koğuşta tutuluyorlardı. Telefon konuşmaları veya ziyaretlerle ilgili herhangi bir kısıtlama yoktur. İsmet Özçelik, 6 Haziran 2017 tarihinde ailesi tarafından ziyaret edildi. Turgay Karaman, 12 Haziran 2017 tarihinde bir akrabasıyla telefon görüşmesi yaptı.

4.7
Taraf Devlet, yazarların Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliğinin  gözaltı kararına itiraz etmediğinden dolayı, iç hukuk yollarının tükenmediği için bunun kabul edilemez olduğunu öne sürmektedir. Taraf Devlet ayrıca, Taraf Devlet ayrıca, ilgili keyfi tutuklama ve gözaltına alınma ve tutuklama gerekçelerinin bildirilmemesine ilişkin iddiaların, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 141. maddesi uyarınca birinci derece mahkemeler tarafından incelenebilir olduğunu ileri sürmektedir. Taraf Devlet, tüm idari ve adli çözümlerin tükenmesinden sonra, bireylerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Protokolleri kapsamında yer alan ihlaller iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne şikayette bulunabileceğini belirtmektedir. Mahkeme, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sunulan davalarda, Anayasa Mahkemesi nezdindeki şikayetlerin, başvuranın şikayette bulunmadan önce izlemesi gereken etkili bir çözüm olduğunun tespit edildiğini belirtti.[4]

                   Yazarların kabul edilebilirlik konusundaki gözlemlerine ilişkin yorumları

5.1
25 Eylül 2017’de yazarlar, devletin iletişimin kabul edilebilirliği hakkındaki gözlemlerine ilişkin yorumlarını sundular.

5.2
Yazarlar, Taraf Devletçe sunulan iç çarelerin hiçbirinin yeterli veya etkili bir çözüm oluşturmadığını iddia etmektedir.

5.3
Yazarlar, Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliğinin gözaltı kararına itiraz ettiklerini belirttiler. 30 Mayıs 2017 gününde, Turgay Karaman’ın avukatı kararı temyiz ederken, Baro tarafından İsmet Özçelik’e atanan avukat, 26 Mayıs 2017’de gözaltı kararını temyiz etti. 22 Haziran 2017 tarihinde Ankara 6. ceza hakimliği her iki başvuruyu da reddetti.

5.4
Yazarlar, maddi tazminat elde etmek için 141. madde uyarınca yerel mahkemelere şikayette bulunmanın, kendilerine çare olmadığını belirtmektedir. Birincil amaç, maddi tazminat almak değil, hakların sürekli ihlalinin sona ermesi ve tutukluluk halinden kurtulmayı sağlamaktır.

5.5
Yazarlar, anayasa Mahkemesine bireysel bir başvurunun yapılmasının, mahkemenin KHK’lar uyarınca uygulanan önlemlerle karşı yetkisi olmadığı için etkili bir çözüm olmadığını savunuyorlar. Anayasa Mahkemesi, 13 Ekim 2016 tarihinde, ana muhalefet partisi olan  Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarafından, Eylül 2016’da, 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin anayasallığının gözden geçirilmesi için sunulan bir itirazın reddedildiği bir karara imza atmıştır. Mahkeme böyle bir inceleme yapmak için yetkili olmadığını tespitinde bulundu. Ayrıca, Anayasa Mahkemesine hak talebinde bulunmanın makul olmayan bir şekilde uzatılacağını savunuyorlar. Son mevcut verilere göre, mahkeme geçmişte yılda en fazla 20.000 dava ile uğraşırken, şu anda 100.000’den fazla dava şu mahkemede işlem beklemektedir.[5] Son tahminlere göre, mahkemenin halen devam etmekte olan davaları incelemesi en az 10 yıl sürecektir.[6]

5.6
Yazarlar, kullanabilecekleri iç hukuk yollarının bulunsa bile, gerçek yasal temsil ve yardımlara dayanmadıkları için onlara güvenemeyeceklerini iddia ediyorlar. Avukat bulmak son derece külfetli olmuştur. Çoğu, Gülen hareketi ile bağlantılı olduğu iddia edilen herkesi temsil etmekten oldukça korkmaktadır. Aile üyelerinin bir avukat bulması ancak defalarca  geri çevrildikten sonra mümkün olmuştur.  İsmet Özçelik’in avukatının Mayıs 2017’de kendisini sadece bir kez ziyaret ettiği belirtildi. Ancak kısa bir süre sonra, bir Gülen hareketi mensubuna sözde hukuki yardım sağladığı için avukat tutuklandı. Bu avukatla temas kurmaya çalışan yazarların arkadaşı da tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra, avukat yazarı temsil etmekten vazgeçti. Türkiye Barosu tarafından başka bir avukat atandı. Bu avukat,  çıkarlarını savunmak şöyle dursun, yazarı işlemediği suçları itiraf etmeye iknaya çalıştı. Yazarlar, Türk Adalet Sistemi hakkında hukuki bir geçmişleri veya bilgileri olmadığını ve bu nedenle hukuki yardım yokluğunda iç yargılamayı başlatacak konumda olmadıklarını belirtmektedir.

5.7
Yazarlar ayrıca, ülkedeki insan haklarının ağır ve sistematik ihlalleri nedeniyle Türkiye’deki iç hukuk yollarının etkili olmadığı belirtmektedir. Hakim ve savcıların yaklaşık üçte birinin (4,424) Gülen hareketi ile komplo iddialarıyla görevden alındığını, 2,386 hakim ve savcının gözaltına bulunduğu belirtiliyor.[7] Kasım 2016 raporunda, Avrupa Komisyonu şunları vurguladı: “Büyük ölçekli işten çıkarmaların yanı sıra, çok sayıda yeni hakim ve savcının işe alınması, yargının işleyişini ve bağımsızlığına ciddi bir tehdit oluşturmaktadır”.[8]

5.8
Yazarlar, Sözleşme’nin 9, 10 ve 14. maddeleri kapsamındaki iddialarının, Taraf Devlet makamlarının aldıkları istisnai önlemler, orantılılık, tutarlılık ve ayrımcılık yapmama ilkelerine uymadığı için, 4. madde uyarınca Taraf Devletin derogasyonuna rağmen kabul edilemez olduğunu bildirmektedir.[9] Yazarlar, orantılılık ilkesinin, istisnai önlemlerin, ulusun hayatı tehdit eden bir toplumsal acil durumla başa çıkmak için gerekli olanın kesinlikle ötesine geçmemesi gerektirdiğini belirtmektedir.[10] Kanun Hükmünde Kararnamelerin, Gülen hareketinin fikirleriyle bağlantılı veya ilham alan tüm bireyleri veya kuruluşları ortadan kaldırmak amacıyla kabul edildiğini ve bu nedenle derogasyonun 4. madde kapsamındaki istisnaların amacı ve işlevine aykırı olduğunu savunmaktadırlar.

                   Taraf Devlet’in ölçütler konusundaki gözlemleri

6.1
27 Şubat 2018’de, Taraf Devlet şikayet üzerine gözlemlerini sundu. Yerel çarelerin tükenmediği ile ilgili argümanlarını yinelemekle birlikte yazarların kabul edilebilirlik iddialarını doğrulamadıklarını bildirmektedir.

6.2
Taraf Devlet, Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamındaki yazarların iddialarının, Sözleşmenin 4. maddesi uyarınca yapılan istisnai durum kapsamına girdiğini ve bu nedenle şikayetin incelenmesinde derogasyonun dikkate alınması gerektiğini yinelemektedir. Yazarlara karşı soruşturmanın hala beklemede olduğu da belirtiliyor. Ankara 5. Ceza Hakimliği’nin gözaltı kararında yer alan, İsmet Özçelik’in FETÖ/PDY üyeleri tarafından kullanılan şifreli bir iletişim sistemi olan ByLock uygulamasını kullandığı ve FETÖ/PDY’Yİ desteklemek amacıyla 2014 yılında Bank Asya’ya para yatırdığı belirtildi. Taraf Devlet, yazarların tutukluluğunun, olağanüstü hal, derogasyon bildirimi, yazarların soruşturma kapsamı ve iddia edilen suçların ciddi ve karmaşık doğası dikkate alınarak keyfi veya asılsız sayılamayacağını kabul etmektedir.

6.3
Sözleşmenin 14. maddesi uyarınca yazarların iddialarına gelince, Taraf Devlet, dava dosyasına erişimin, Ceza Muhakemesi Kanununun 153. maddesi uyarınca sınırlandırılabileceğini belirtmektedir.: “Savcının talebi üzerine, savunma avukatının dava dosyasının içeriğini inceleme ve suretini alma hakkı, devam eden soruşturmayı tehlikeye atması durumunda hakimin kararı ile sınırlandırılabilir.” Bununla birlikte, kısıtlamanın şüphelinin ifadelerine, uzman raporlarına ve şüphelinin bulunma hakkına sahip olduğu yargı işlemlerinin kayıtlarına uzanmadığını belirtilmektedir. Polis soruşturması kapsamında sorulan sorular ve Cumhuriyet Başsavcılığı ve mahkeme nezdindeki duruşmalar yoluyla yazarların kendilerine yöneltilen suçlamalardan haberdar oldukları savunluyor. Ayrıca, iddianame yayınlandıktan sonra, dosyadaki kısıtlamanın kaldırıldığını ve savunma avukatının dosyanın içeriğini inceleyip kopyalayabileceğini de belirtiyor. Taraf Devlet, yazarların adil yargılanma hakkından mahrum bırakılmadığını bildirmektedir. Ayrıca, yazarların iddialarını 14. madde uyarınca, yerli makamlar nezdinde gündeme getirmedikleri de belirtiliyor.

6.4
Taraf Devlet, Sözleşme’nin 7. maddesi uyarınca yazarların iddialarıyla ilgili olarak, ‘ yakalama, gözaltı ve ifadelerin alınması ile ilgili Kanun’un 9. maddesinin, kötü muameleyi önlemek için tutuklanan veya gözaltına alınan kişiler için tıbbi rapor düzenlenmesinin zorunlu bir gereklilik olduğu da belirtilmektedir. Aynı şekilde, bir şüphelinin naklinden önce gözaltı süresince, sürenin uzatılması veya gözaltından serbest bırakılması üzerine bir doktor raporu da düzenlenir. Gözaltına alınmadan önce ve sonra tıbbi olarak muayene edilmişlerdir; buna ilişkin tıbbi rapor düzenlenmiştir. Ayrıca Sincan ve Denizli cezaevlerinde de muayene edilmişlerdir. İşkenceye veya kötü muameleye maruz kaldıklarına dair hiçbir belirti yoktur. Ayrıca, yazarların 14. madde uyarınca iddialarını yererl makamlar nezdinde gündeme getirmedikleri de belirtiliyor.

6.5
Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca yazarların iddiaları ile ilgili olarak, Taraf Devlet, yazarların 23 Mayıs-3 Haziran 2017 tarihleri arasında Sincan hapishanesinde tutuklu olduklarını belirtmektedir. Bu süre zarfında akrabalarıyla iletişim kurabildiler ve tıbbi olarak muayeneye tabi oldular. Turgay Karaman, sağlık sorunları olduğu iddiasında bulunmadı. İsmet Özçelik’e 30 Mayıs 2017 tarihinde “KAH (koroner arter), DM (diabetes mellitus) ve HT (hipertansiyon)” tanısı konuldu. Buna göre ilaçlar reçete edildi. Yazarlar, cezaevi kantininden cezaevi hesaplarına yatırılan fonlardan temel kıyafetler satın alabildiler. Akrabaları tarafından getirilen kıyafetler usulüne uygun olarak kabul edildi ve yazarlara teslim edildi. Yazarların cezaevi çamaşırhanesine bir ücret karşılığında erişimi vardı. Bunu yapma hakkına sahip olmalarına rağmen, herhangi bir telefon görüşmesi yapmadılar veya herhangi bir mektup göndermediler veya almadılar. 3 Haziran 2017’de yazarlar Denizli Cezaevi’ne nakledildi. Turgay Karaman, 3 Haziran 2017 tarihinde aile hekimi tarafından cezaevinde incelendi. Daha sonra Denizli devlet Hastanesi’nde bir doktor tarafından muayene edildi ve gerekli ilaçlar reçete edildi. 21 Eylül 2017’de bir diş sağlığı merkezinde muayene edildi. İsmet Özçelik, 3 Haziran, 5 Temmuz, 10 Ağustos, 2 Ekim ve 30 Kasım 2017 tarihlerinde aile hekimi tarafından muayene edilmiştir. Bunun yanında, tedavi de edildi. 12 Temmuz 2017’de Denizli devlet Hastanesi’nde bir kardiyolog tarafından muayene edildi. Turgay Karaman, Haziran-Aralık 2017 tarihleri arasında babasıyla 13 kez telefon görüşmesi yaptı. İsmet Özçelik, 27 Kasım 2017 tarihinde kız kardeşiyle telefon görüşmesi yaptı. Yazarların mektup alma ve göndermeleri konusunda herhangi bir kısıtlama yoktur ve her iki yazar da mektup gönderip aldı. Yazarlar ayrıca danışmanlarıyla iletişim kurup ve ziyaretçilere açıktılar. Yazarlara, her iki cezaevinde de yaşlarına, sağlık koşullarına ve dini ve kültürel gerekliliklere uygun içme suyu ile besleyici ve sağlıklı yiyecekler sağlanmıştır. Taraf Devlet, yazarların gözaltı koşullarının bu nedenle Sözleşmenin 10. maddesine uygun olduğunu bildirmektedir. Taraf Devlet, yazarların iddialarını yerli makamlar nezdinde, 10. madde uyarınca başvuruda bulunmadıklarını da belirtmektedir.

                   Yazarların, taraf Devlet’in esasa ilişkin gözlemleri hakkındaki yorumları

7.1
16 Temmuz 2018’de yazarlar, Taraf Devletin şikayetin esası hakkındaki gözlemlerine ilişkin yorumlarını sundular.

7.2
Yazarlar, Taraf Devletin ilgili tutuklama emirleri, iade talepleri veya gözaltı kararları gibi herhangi bir belgeyi, yazarların sözleşme kapsamındaki haklarına aykırı muameleye tabi tutulmadığına dair sunumularını desteklemek için takdim etmediklerini belirtmektedir.

7.3
Yazarlar, Antlaşmanın 9. maddesi uyarınca haklarının ihlal ederek özgürlüklerinden keyfi ve hukuka aykırı olarak yoksun bırakıldıklarını belirtiyorlar. Malezyalı avukatlarının verdiği bilgilere göre, Malezya Özel Şube, 11 Mayıs 2017 akşamı Türk istihbarat görevlilerince gözaltına alınmalarını gizlice sağladı. Daha sonra, ailelerine veya hukuk danışmanlarına herhangi bir bildirimde bulunmaksızın Ankara’ya götürüldüler. Kendilerine karşı düzenlenen somut suçlamalardan haberdar edilmediler ve gözaltına alınmalarının kesin nedenlerinden hala habersizler. Sadece Taraf Devletin gözlemleriyle, kendilerine karşı iddia edilen kanıtlardan bazılarının farkında olduklarını belirttiler. İsmet Özçelik aleyhindeki suçlamalarla ilgili olarak listelenen tek kanıt, dünya çapında bir milyondan fazla insanın kullandığı bir çevrimiçi iletişim platformu olan Bylock uygulamasını kullanıyor olduğu ve yıllardır Türkiye’nin en büyük Katılım Bankası olan Bank Asya’ya para yatırdığı olarak belirtiliyor. Turgay Karaman’a karşı tutukluluğunu haklı çıkaracak herhangi bir kanıt Taraf Devletçe sunulmadığı belirtiliyor. Yazarlar, Taraf Devlet tarafından atıfta bulunulan kanıtların makul şüphe standardını açıkça karşılamadığını bildirmektedir.

7.4
Yazarlar, derhal bir hakim önüne çıkarılmadıklarını belirtiyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinin, bir kişini hakime erişim olmaksızın özgürlüğünden dört günden uzun süre yoksun bırakıldığında, haklarının ihlal edildiğinin kabul edildiğini belirtmektedirler.[11] Ayrıca, belirtilmektedir ki,hakim karşısına ilk çıkışlarından beri, gözaltına alınmalarını incelemek için şahsen ya da avukat aracılığıyla tekrar mahkemede bulunamadılar. Dava dosyalarına erişimleri olmadıkları için, soruşturmanın ilerleyişi hakkında bilgi sahibi değildiler.

7.5
Sözleşme’nin 7. maddesindeki iddialar ile ilgili olarak, yazarların Taraf Devletçe, işkence veya kötü muamele emareleri göstermeyen Denizli ve Sincan cezaevlerine gönderilmeleri üzerine sağlık raporlarının düzenlendiği iddiasında bulunmuştur. Yazarlar, Taraf Devletin söz konusu tıbbi raporları, gözlemlerinde  sunulmadığını ve raporlara erişimleri olmadıklarını belirtmektedir. Ayrıca, bu raporlar mevcut olsa bile, işkencenin veya kötü muamelenin yansıtılmadığını iddia ediyorlar.[12]

7.6
Antlaşmanın 10. maddesi uyarınca yazarlar, avukatları veya aile fertleri bilgilendirilmeden Denizli Cezaevi’ne nakledildiğini iddia ediyorlar. Ayrıca, Denizli Cezaevi’nin Ankara’daki akrabalarından altı saat uzaklıkta olduğunu da belirtiyorlar. Ayrıca, ailelerinden üç ay boyunca kıyafet almalarına izin verilmediğini ve aileleriyle olan temasın bir hayli zor ve külfetli olduğunu, nadiren onlarla iletişim kurma fırsatına sahip olduklarını iddia ediyorlar. Yurt dışında yaşayan, ancak telefon görüşmesi yapmalarına izin verilmeyen eşlerinin ve çocuklarının telefon görüşmesi yapmak için izin başvurusunda bulunduklarını iddia ediyorlar. Onlar sadece sınırlı olarak Türkiye’de ebeveynleri ile telefon görüşmelerine izin verilmiştir. Turgay Karaman, telefon görüşmesi yapmak için ısrar ederken, hapishane Müdürü tarafından hücre hapsi ile tehdit edildi. Yurt dışında aileleriyle iletişim kurmanın tek yolu mektup yoluyla mümkün olsa da; gönderilen mektupların bir kısmı hapishane yetkilileri tarafından yazarlara teslim edilmez ve ya teslim edilmesi bir aya kadar sürer. Ayrıca, sağlıklarını ve refahlarını ciddi şekilde etkileyen gerekli tıbbi tedaviyi almalarının reddettiklerini iddia ediyorlar. Yazarlar ayrıca, altı ila on kişinin yerde uyuması gereken aşırı kalabalık hapishane hücrelerinde kalmak zorunda olduklarını ve temel gıda, hijyen ve rekreasyona erişemediklerini iddia ediyorlar.

7.7
Antlaşmanın 14. maddesi uyarınca olan iddialar ile ilgili olarak, yazarlar, sorgulama sırasında kendilerine yöneltilen soruların, onlara karşı yapılan suçlamalar hakkında bilgi vermek amacıyla yetersiz olduğunu savunuyorlar. Avukatları ile yaptıkları görüşmenin izlenerek kaydedildiğini de belirtiyorlar. [13] Yazarlar, dava dosyasına veya etkili hukuk danışmanlığına erişmedikleri iddialarını da yineliyorlar. Aleyhlerine soruşturmada ilerleme kaydedilmediğinden aşırı gecikmeden yargılanma ihtimalleri bulunmamaktadır.

                   Komite nedzdindeki konular ve işlemler

                   Kabul edilebilirliğin değerlendirilmesi

8.1
Komite, bir iletişimde yer alan herhangi bir talebi göz önünde bulundurmadan önce, kendi prosedürünün 93. kuralı uyarınca, Sözleşmeye Ek Seçmeli Protokol kapsamında kabul edilip edilmeyeceğine karar vermelidir.

8.2
Komite, isteğe bağlı Protokolün 5 (2) (A) maddesi uyarınca, aynı maddenin başka bir uluslararası soruşturma veya çözüm prosedürü altında incelenmediğini tespit etmiştir.

8.3
Komite, Taraf Devletin, Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliğinin gözaltı kararlarına itiraz edilmediği için, iç hukuk yollarının tükenmemesi gerekçesiyle iletişimin kabul edilemez sayılması gerektiğini belirtmektedir. Ancak Komite, yazarların bu kararları temyiz başvurusunda bulunduklarını, 22 Haziran 2017 tarihinde temyiz başvurusunu reddeden Ankara 6. Ceza Hakimliğine başvuruda bulunulduğunu belirtti. Komite, Taraf Devletin, yazarların bu konudaki iddiasını reddetmediğini ve yazarların gözaltı kararına karşı başka temyiz yolları belirtmediğini belirtmektedir. Komite, yazarların bu nedenle bu çareyi tükettiğini varsayar.

8.4
Komite, Taraf Devlet’in, yazarların Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmaksızın iç hukuk yollarını tüketmediklerini ileri sürdüğünü kaydeder. Ayrıca, Taraf Devlet’in, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, olağanüstü hal ilanından sonraki duruşma öncesi gözaltına alınma durumlarında, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruların etkili bir çözüm teşkil ettiğini iddia ettiğini ileri sürmüştür.[14]

8.5
Komite, yazarların Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmalarının şu şekilde etkili bir çözüm olmadığı yönündeki görüşlerini belirtir: a) Mahkeme, Kararnamelerce getirilen önlemlerle başa çıkma konusunda yetkili değildir; b) süreç makul olmayan bir şekilde uzatılır; ve c) Anayasa Mahkemesine itirazda bulunmak için etkili yasal temsil ve yardımlara güvenemezler. Komite, Taraf Devlet’in, kanun hükmünde kararname uyarınca getirilen yargılama öncesi tutuklama ile ilgili davalarda, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurunun etkinliği hakkında herhangi bir bilgi sağlamadığını kaydeder. Ayrıca, Taraf Devlet, yazarların Anayasa Mahkemesindeki yargılama işlemlerinin gereğinden uzun süreceği iddialarını reddetmediğini belirtmektedir. Buna ek olarak, Taraf Devletin, yazarların etkili yasal temsillere erişim eksikliğinin, Anayasa Mahkemesine şikayette bulunmalarını engellediği iddiasını çürüten herhangi bir bilgi vermediğini belirtmektedir. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, mahkeme öncesi gözaltına alınma ile ilgili davalarda, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel şikayetin giderilmesinin etkinliği konusundaki endişelerini dile getirdiğini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesinin alt mahkemeleri tarafından, başvuranların haklarının ihlal edildiğine dair bulgular edinilmiştir.[15] Komite ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel şikayetlerin giderilmesinin gerek teorik gerekse pratikte etkili olduğunu kanıtlamanın hükümetin üzerine düştüğünü belirttiğini bildirdi.[16] Anayasa Mahkemesi nezdinde bir şikayetin giderilmesinin etkinliğini destekleyen dosya hakkında daha detaylı bilgi edinilememesi durumunda, Komite, Anayasa Mahkemesi nezdindeki bireysel şikayetlerin,  kanun hükmünde kararnameler uyarınca, yazarların tutuklanmasına karşı etkili olacağını Taraf Devletin gösteremediğini belirtmiştir. 

8.6
Komite, Taraf Devletin, yazarların CMH”nın  141. maddesi uyarınca, tazminat talebinde bulunmayarak iç çareleri tüketemediklerini bildirdiğini belirtmektedir. Bununla birlikte, bu hüküm kapsamında sağlanan bir çözümün yazarların duruşma öncesi tutukluluğunu sona erdirmeyeceğini ve bu nedenle isteğe bağlı Protokolün 5 (2) (B) maddesi uyarınca etkili bir çözüm olamayacağını belirtilmektedir.

8.7
Komite, Taraf Devletin, yazarların 6, 7, 10 ve 14. maddelerdeki iddialarıyla ilgili olarak, yazarların bu iddiaları yerel bir otoriteye başvuruda bulunmayarak, yerel hukuk yollarını tüketmediklerini belirttiğine dikkat çekti. Komite, yazarların kötü muameleye maruz kaldıklarını, İsmet Özçelik’in bu konuda danışmanına bilgi verdiğini ve Türk Barosu tarafından atanan avukatın çıkarlarını savunmak için herhangi bir işlem yapmak bir yana,  işlemediği suçları itiraf etmeye ikna etmeye çalıştığını belirtiyor. Ayrıca, yazarların Türk Adalet sistemi hakkında bir geçmişleri veya altyapıları/ bilgileri olmadığı iddiası da yenileniyor. Komite bu iletişim yazarlarının,  Mevcut hukuk yollarının[17] araştırılması için gereken özeni göstermesi gerektiğini, ancak bu durumda, yazarların, bu iddiaları ilgili yerel makamlara bildirmiş olmaları ya da danışmanlarına kendi adlarına bu konuda talimat vermedikleri konusunda herhangi bir bilgi ya da kanıt sunmadıklarını belirtmektedir. Komite buna göre, isteğe bağlı Protokolün 5 (2) (B) maddesi uyarınca yazarların iddialarını 6, 7, 10 ve 14.maddeler uyarınca kabul edilemez bulur.

8.8
Komite, Taraf Devletin, Sözleşme’nin 4. maddesi uyarınca Taraf Devletçe derogasyon ilanı yapıldığı için, yazarların 9. madde kapsamındaki iddialarının kabul edilemez olduğunu bildirmektedir. Komite, bir Devletin Sözleşme’nin 4. maddesine atıfta bulunmadan önce, iki temel koşulun karşılanması gerektiğini hatırlatır: Ulusal güvenliği tehdit eden acil bir durum söz konusu olmalı ve Taraf Devlet resmen bunu ilan etmiş olmalı.[18] Komite, Taraf Devlet’in 20 Temmuz 2016’da olağanüstü hal ilan ettiğini, darbe girişimi süresince ve sonrasında kamu güvenliği ve düzenine tehdit teşkil eden ciddi durumları ilan ettiğini belirtti. Yazarların, Sözleşmenin 4. maddesi kapsamında, acil durumun meydana geldiğine itiraz etmedikleri belirtilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye Anayasa Mahkemesi, darbe girişiminin, Avrupa İnsan Hakları ve Anayasa Sözleşmesi’nin 15.maddesi çerçevesinde ulusun hayatını tehdit eden bir kamu acil durumunun varlığını ilan ettiğini tespit etmiştir.[19] Komite, bu nedenle, Sözleşmenin 4. maddesi anlamında, kamu acil durumuna neden olan bir durumda istisna yapıldığını düşünmektedir. Bununla birlikte, Taraf Devlet, yazarların, herhangi bir şekilde, Taraf Devlet topraklarındaki acil durum(OHAL) ilanında öngörülen tehlikelerle nasıl bağlantılı olduklarını veya KHK’lar uyarınca duruşma öncesi tutukluluklarının, güvenlik durumuyla ilgili olarak nasıl bir bağlantısının oluduğunu açıklamada yetersiz kalmıştır. Komite, yazarların, Taraf Devlet tarafından kendi davalarında alınan önlemlerin orantılılık, tutarlılık ve ayrımcılık yapmama ilkelerine uymadığını belirtmektedir. Komite, yazarlara karşı alınan önlemlerin, gerekli olup olmadığına ilişkin değerlendirmenin, iletişimin esası bağlamında incelenmesi gerektiğini düşünmektedir.

8.9
Komite, yazarların Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamındaki haklarının ihlal edildiğini, Türkiye tarafından başlatılan iade sürecine ilişkin herhangi bir yargı prosedürü olmaksızın, Türk makamlarının kontrolü veya talimatları altında hareket eden kişiler tarafından Malezya’dan Türkiye’ye götürüldüklerini belirtmektedir. Komite, dosyayla ilgili sınırlı bilgilere göre, yazarların Türkiye’ye götürülmeden önce Malezyalı yetkililer tarafından gözaltına alındığını belirtti. Komite, dosyadaki bilgilerin, yazarların Türk makamlarının etkin kontrolü altında Türkiye’ye iade edildiği sonucuna varılmasına izin vermediğini belirtiyor.  Bu nedenle, isteğe bağlı Protokolün 1. maddesi uyarınca iletişimin bu bölümünü kabul edilemez bulur.

8.10
Komite, I.A’nın şikayetini Komiteden geri çektiğini belirtiyor. Bu nedenle, onunla ilgili olarak iletişimi durdurulmasına karar vermektedir.

8.11
Komite, iletişimin kabul edilebilirliğine ilişkin diğer zorlukların yokluğunda, Sözleşmenin 9. maddesi uyarınca yazarların iddialarının geri kalanıyla ilgili olan esaslara ilişkin değerlendirmeleriyle ilerlendiği sürece iletişimi kabul edilebilir ilan eder.

                   Sağlam temele dayanan iddianın değerlendirilmesi

9.1
Komite, Taraflarca kendisine sunulan tüm bilgiler ışığında, isteğe bağlı Protokolün 5.maddesi(1) uyarınca sağlanan iletişimi değerlendirmiştir.

9.2
Taraf Devlet’in Sözleşme’nin 4. maddesi uyarınca ihlaline ilişkin olarak Komite, Sözleşmeden kaynaklanan herhangi bir önlem için temel gereklilik, söz konusu önlemlerin sınırlı olması ve orantılılık ilkesi uyarınca kesin olarak istenen ölçüde olmasıdır şeklinde belirtti. Komite ayrıca, belirli bir hükümden izin verilebilir bir istisna yapmanın, istisna uyarınca alınan özel önlemlerin gerekliliğini ortadan kaldırmadığı gerekçesine atıfta bulunur. [20] Keyfi olarak gözaltına alınmaya karşı temel teminat, 4. maddede ele alınan durumlarda bile, makul olmayan veya gereksiz olarak özgürlükten yoksun bırakılmasını haklı çıkaramadığı sürece, tartışılmaz niteliktedir. Bununla birlikte, ulusun güvenliğini tehdit eden bir kamu acil durumunun varlığı ve doğası, belirli bir tutuklamanın veya gözaltı sürecinin keyfi olup olmadığının belirlenmesinde yardımcı olabilir.[21]

9.3
Komite, Sözleşmenin 9. maddesi uyarınca yazarların iddiasına dikkat çeker. Yazarların, Türkiye’deki tutuklamalarının kararnameler uyarınca yasadışı olduğunu iddia etmedikleri belirtilmiştir. Bu nedenle Komitenin ele aldığı konu, tutukluluklarının keyfi olup olmadığını göz önünde bulundurmaktır. Komite, “keyfilik” kavramının, uygunsuzluk, adaletsizlik, öngörülebilirlik eksikliği ve gerekli yasal işlem sürecinin makul olmaması, gereklilik ve orantılılık unsurlarını ve cezai suçlamalarda gözaltı süreci gibi unsurları içerecek şekilde yorumlanması gerektiğini hatırlatır.[22]

9.4
Komite, yazarların, aleyhindeki suçlamalar konusunda bilgilendirilmediklerini ve tutuklanmalarının kesin nedenlerinin farkında olmadıklarını; dava dosyalarına erişimlerinin bulunmadığını; ve Taraf Devlet tarafından yargılama öncesi tutuklanmayı gerektiren bir suç işlediğine dair makul bir şüpheye dayanarak hiçbir kanıt sunmadığını belirtmiştir. Taraf Devlet, yazarların tutukluluğunun, olağanüstü hal, istisna bildirimi, yazarların soruşturma kapsamı ve iddia edilen suçların ciddi ve karmaşık doğası dikkate alınarak keyfi veya asılsız sayılamayacağını kabul etmektedir. Polis soruşturması kapsamında sorulan sorular ve Cumhuriyet Başsavcılığı ve mahkeme nezdindeki duruşmalar yoluyla yazarların kendilerine yöneltilen suçlamalardan haberdar oldukları Taraf Devletçe savunuluyor. Komite, tutuklanan kişilerin, işledikleri suçları araştırmak veya cezai yargılama amacıyla tutuklanıp suçlandıkları durumda, suçlandıkları konu ile ilgili derhal haberdar edilmesi gerektiğini hatırlatır.[23] Komite, Taraf Devlet’in, yazarların tutuklamalarının sebebi veya aleyhindeki suçlamalar hakkında bilgilendirildiğini iddia etmek amacıyla tutuklama emri, ya da adli işlemlerin dökümleri gibi herhangi bir belge sunmadığını belirtmektedir. Ayrıca, Taraf Devletin, soruşturma sırasında yazarlara yöneltilen sorular hakkında hiçbir bilgi sağlamadığını da belirtmektedir. Komite ayrıca, Taraf Devletin, Turgay Karaman’ın tutuklamasını haklı çıkaracak herhangi bir kanıt sağlamadığını; İsmet Özçelik’e karşı var olan tek kanıtın ise Bylock kullanımı ve Bank Asya’daki fonlarının birikimi olduğunu ayrıca belirtir.  Bu şartlar altında, Komite, Taraf Devletçe, yazarların aleyhindeki suçlamalar ve tutuklanma nedenleri hakkında derhal bilgilendirildiklerini, ya da tutukluluklarının makul olma ve gereklilik ölçütlerinin karşılandığının kanıtlandığını tespit edememiştir. 4. maddeye uyarınca yapılan bir değişikliğin, makul olmayan veya gereksiz olarak özgürlükten yoksun bırakmayı haklı çıkarmayacağı hatırlatılır.[24] Bu nedenle Komite, yazarların tutukluluğunun, Sözleşme’nin 9. (1-2) maddesi uyarınca haklarını ihlal ettiğine karar vermiştir.

9.5
Komite, yazarların, hakim önüne çıkarılmalarının, sırasıyla 19 ve 21 gün sürdüğünü, tutukluluklarının gözden geçirilmesi adına şahsen veya avukat tarafından yeniden mahkemeye çıkma imkanınlarının olmadığını belirtmektedir. Yazarların 12 Mayıs 2017’de Türkiye’ye geldiklerinde gözaltına alınmış olmaları, Cumhuriyet Savcısı’nın emriyle gözaltı süresinin 18 Mayıs 2017 tarihinde yedi gün daha uzatılmış olması ve yazarların 23 Mayıs 2017 tarihinde tutuklandıklarını Taraf Devlet belirtmektedir . Komite, dosyadaki bilgilere dayanarak, yazarların iddialarına göre, Türk makamlarının talebi üzerine, yazarların Türkiye’ye gönderilmeden önce Malezya makamları tarafından gözaltına alındıklarını belirtmektedir (bkz. par.8.9). Ancak, dosyada, yazarların Türkiye makamlarına gönderilmeden önce Türk makamlarının etkin kontrolü altında olduğunu gösteren herhangi bir somut bilginin yokluğunda, Komite, Türk makamlarına atfedilen gözaltı süresinin 12 Mayıs 2017 tarihinde başladığını varsaymaktadır. Yazarlar, 23 Mayıs 2017 tarihinde, yani Türk makamları tarafından gözaltına alındıktan 11 gün sonra bir hakim karşısına çıkarılmıştır. 

9.6
Komite, cezai suçlamadan tutuklanan veya gözaltına alınan herhangi bir kimsenin, yargı yetkisinin kullanılması için yasalarca yetkilendirilen bir hakim veya başka bir memurun önüne derhal getirilmesi gerektiğini hatırlatır. Bu hak, bir kişinin gözaltına alınmasına veya adli kontrol altına alınmasına ve ya soruşturmaya tabi tutulma durumunda geçerlidir. Yargı gücünün uygun bir şekilde kullanılması, ele alınan konularla ilgili olarak bağımsız, nesnel ve tarafsız olan bir otorite tarafından uygulanmasını gerektirir. Buna göre, bir Cumhuriyet Savcısı, Antlaşmanın (9) 3.maddesi uyarınca yargı yetkisini kullanan bir memur olarak kabul edilemez.[25] “Derhal”in tam anlamı nesnel koşullara bağlı olarak değişebilirken, gecikmeler tutuklamadan itibaren birkaç günü geçmemelidir. 48 saatten daha uzun herhangi bir gecikme kesinlikle istisnai olarak kalmalı ve gerekçelerle desteklenmelidir.[26] Komite, bu acil durumun zaman olarak meydana gelen herhangi bir istisna durumunda gerekçe gösterilmesi gerektiğini belirtir. Gözaltına almanın gerekli olduğu tespit edildikten sonra, bunun olası alternatifler eşliğinde, makul ve gerekli olup olmadığının periyodik olarak tekrar incelenmesi gerekir.[27]

9.7
Komite, yazarların, hakim yargılamasından önceki sürecinin 11 gün sürdüğünü, sonuçta bir hakimin veya adli makamın önüne derhal çıkarılmadıklarını belirmtmektedir. Komite ayrıca yazarların 23 Mayıs 2017 tarihinde tutuklanmasından bu yana, tutuklama kararının yeniden incelenebilmesi için şahsen ya da avukat aracılığıyla tekrar başvurma ihtimallerinin bulunmadığını ve bu durumun iki yıla yakın sürdüğünden bahsetmektedir. Taraf Devlet’in, yazarların bu konudaki iddialarını reddetmediğini ve Taraf Devlet’in ayrıca, yazarlara karşı tutuklama kararlarının periyodik olarak yeniden incelenip incelenmediğine dair herhangi bir bilgi sağlamadığına da işaret edilir. Komite, böylesi bir gecikmenin ve yazarların tutukluluğunun devam etmesinin gerekliliği ve makul olup olmadığına dair yeniden inceleme eksikliğinin, özellikle de yazarların 9 (1-2) maddesi uyarınca iddialarına dair bulgularını dikkate alarak, kesin olarak bu durumun gerekli olduğunu kabul etmemektedir. Komite buna göre Sözleşme’nin 9. (3) maddesi uyarınca yazarların haklarının ihlal edildiğine ulaşmaktadır.

10.
Komite, İsteğe Bağlı Protokolün 5 (4) maddesi uyarınca hareket ederek, yazarların, Sözleşme’nin 9 (1-3) maddesi uyarınca haklarının ihlal edildiği görüşündedir.

11.
Sözleşmenin 2 (3) (a) maddesi uyarınca, Taraf Devlet, yazarlara etkili bir çözüm sağlama yükümlülüğü altındadır. Bu, Sözleşme hakları ihlal edilen kişilere tam tazminat verilmesini gerektirir. Buna göre, Taraf Devlet, diğerlerinin yanı sıra, yazarları serbest bırakmak ve onların maruz kaldıkları ihlaller için yeterli miktarda tazminat sağlamakla yükümlüdür. Taraf Devlet de gelecekte benzer ihlallerin ortaya çıkmasını önlemek için gerekli tüm adımları atmakla yükümlüdür.

12.
İsteğe Bağlı Protokol’e taraf olarak,Taraf Devlet, Sözleşmenin ihlal edilip edilmediğine karar vermek için Komitenin yetkinliğini kabul etmiştir, ve Sözleşmenin 2. Maddesi uyarınca,Taraf Devlet, sınırları dahilindeki tüm bireylere,  Sözleşmede tanınan hakları sağlamak, etkili ve uygulanabilir bir çözüm sağlamak için taahhütte bulunmuştur. İhlalin gerçekleştiği tespit edildiğinde, Komite, Taraf Devletten, 180 gün içinde Komite’nin Görüşlerini yürürlüğe sokmak üzere alınan önlemler hakkında bilgi alma talebinde bulunmaktadır. Taraf Devletten mevcut görüşleri kendi resmi dilinde yayınlaması talep edilir.

EK

                   Bay Gentian Zyberi’nin bireysel görüşü (kısmen eşzamanlı, kısmen muhalif)

                   Arka Plan

1. 
15 Temmuz 2016’da Türkiye, Türk hükümetini ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı devirmeyi amaçlayan Türk anayasal düzenine karşı bir suç saldırısı niteliğinde olan bir darbe girişimine maruz kaldı. Türkiye, 2 Ağustos 2016 tarihinde Sözleşme’nin 4. maddesine göre bir istisna yapacağını Genel Sekretere bildirmiştir. Bu nedenle alınan tedbirler, ICCPR’nin (Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi)  2/3, 9, 10, 12, 13, 14, 17, 19, 21, 22, 25, 26 ve 27. maddeleri (Komite’nin görüşleri: paragraf 1.1 ve 3. dipnot) kapsamındaki yükümlülüklerin istisna edilmesine neden olabilir. Türkiye’de OHAL 19 Temmuz 2018 tarihi itibariyle kaldırılmıştır (para. 1.1).

                   Eşzamanlı görüş

2.  Sözleşmenin 9 (1-3) Maddesinin (paragraf 10) ihlal edildiğinin ortaya çıktığı konusunda Komite ile tamamen aynı fikirdeyim). Bu şartlar altında, Komite, Taraf Devletçe, yazarların aleyhindeki suçlamalar ve tutuklanma nedenleri hakkında derhal bilgilendirildiklerini, ya da tutukluluklarının makul olma ve gereklilik ölçütlerinin karşılandığının kanıtlandığını tespit edememiştir. Bu nedenle Komite, yazarların tutukluluğunun, Sözleşme’nin 9. (1-2) (par. 9.4) maddesi uyarınca haklarını ihlal ettiğine karar vermiştir. Komite, böylesi bir gecikmenin ve yazarların tutukluluğunun devam etmesinin gerekliliği ve makul olup olmadığına dair yeniden incelemede bulunulmamasının, özellikle de yazarların 9 (1-2) maddesi uyarınca iddialarına dair bulgularını dikkate alarak, kesin olarak bu durumun gerekli olduğunu kabul etmemektedir. Bu, Komitenin Sözleşmenin 9(3) maddesi (par. 9.7 ) uyarınca yazar haklarının ihlal edildiğine ulaşmasına yol açmıştır.

                   Muhalif görüş

3. 
Komitenin isteğe bağlı Protokol’ün 1. maddesi uyarınca yazarların 9. maddenin ihlali edilerek Malezya’dan Türkiye’ye yasadışı şekilde getirilmelerinin kabul edilemez olduğu kararına katılmamaktayım. [28] Yazarlar, kaçırma girişimine maruz kaldıklarını (paragraf 2.2) ve bu konuda herhangi bir iade davası açılmadığını veya adli karar alınmadığını iddia etmiştirler (paragraf 2.4). Yazarın, Malezyalı avukatlarına göre, Malezya Özel Şube, 11 Mayıs 2017 akşamı kendilerini gizli olarak Türk istihbarat subaylarının mevcudiyetinde gözaltına almış, ardından ailelerine veya hukuk danışmanlarına bunu bildirilmeden Ankara’ya götürülmüşlerdir (para. 7.3). Türkiye, yazarların Malezya’dan çıkarılmasına ilişkin, ne yazarlara, ne de Komiteye herhangi bir belge sunmamıştır. Bu şartlar altında, Komite yazarların talebini kabul ederek,  yazarların Malezya’dan yasadışı yoldan çıkarılmasında Türkiye’nin  bu durumdaki etkin rolüyle , 9. Maddeyi ihlal etmekten sorumlu bulmuştur.

4. 
Ayrıca, Komitenin, isteğe bağlı Protokol’ün 5(2)(B) maddesine dayanarak, 7, 10 ve 14.maddeler uyarınca yazarların iddialarının kabul edilemez bulmasına katılmamaktayım. Birincil genel bakış açısından, darbeden sonra Türkiye’deki genel yasal ortam, FETÖ / PDY’nin bir parçası olduğu veya bağlı olduğu iddia edilen kişiler için, hukuki meslekleri icra eden bir kısım kişiler de dahil olmak üzere olumsuz etkilenmiştir.[29] İkincisi ve özellikle eldeki durumla ilgili, yazarlar kendileri için mevcut olan yasal mekanizmaları sonuçsuz da olsa kullanmaya çalıştılar.

5. 
Yazarlar, savunma avukatı bulmanın son derece zahmetli olduğu göz önüne alındığında, gerçek yasal temsil ve yardımlara dayanamadıklarından, iç hukuk yollarının tüketilmesinin engellendiğini iddia etmişlerdir (paragraf 5.6). Yazarlar, Türk Adalet Sistemi hakkında hukuki bir geçmişleri veya bilgileri olmadığını ve bu nedenle hukuki yardım yokluğunda iç yargılamayı başlatacak konumda olmadıklarını belirtmektedir(par 5.6). Komite ile iletişimin yazarlarının mevcut çözümlerin takibinde gereken özeni göstermesi gerektiği konusunda hemfikirken, böyle bir takibin ancak bu tür çabalara elverişli bir ortamda gerçekleştirilebileceği fikrine sahibim. Darbeden sonra Türk hukuk sistemi, Hakim ve savcıların neredeyse üçte birinin (4.424) Gülen hareketi ile komplo kurma iddiaları sebebiyle tasfiye edildiği, 2,386 hâkim ve savcının gözaltına alındığını (5.7. Par), söz konusu süreçte standartların korunması için elverişli bir ortam sağlanamadığı belirtiliyor.

6.
Yazarlar, cezalarını sonuca ulaşmaksızın temyiz etmişlerdir (para. 5.3). Bay Özçelik, hukuk danışmanına kötü muameleye maruz kaldığını ve ailesinin tehdit edildiğini bildirmiştir (para. 3.4). Her iki yazar da yaklaşık iki yıldır, herhangi bir suçlama veya görüşme tarihi olmaksızın gözaltında tutulmaktadır. Bu gerekçeler, Komiteyi, Seçmeli Protokol’ün 5 (2) (b) maddesinin ikinci paragrafına, makul olmayan bir şekilde iç hukuk yollarının uzatıldığına daha fazla ağırlık vermesi gerektiği şeklinde yönlendirmektedir.

7. 
Belki de bu durumda, adli idare kapsamındaki sorunları özetleyen şey, Sözleşme’nin 14. (3) (g) maddesi uyarınca adil yargılanma hakkının ihlal edilmesidir. Türkiye Barolar Birliği tarafından Sayın Özçelik’e verilen avukat, müvekkilinin çıkarlarını savunmak için herhangi bir eylemde bulunmamakla birlikte, bunun yerine, işlemediği suçları itiraf etmesi için onu ikna etmeye çalışmaya devam etti (5.6). Sözleşme’nin 14. (3) (g) Maddesi, bir bireyi kendine karşı tanıklık etmek veya suçu itiraf etmeye zorlanmaktan korumaktadır. Sanık haklarını korumak yerine, hukuk danışmanı kasıtlı olarak bu hakları zedelemektedir.

8.
Son olarak, Komite, iddiaları reddetmek için Taraf Devlet tarafından herhangi bir belge veya delil sunulmamasının sorun teşkil ettiği sonucuna ulaşmaktadır.


[1] Ayrıca, 18 Mayıs 2017 tarihinde yazarların aile üyeleri tarafından ek bilgiler de  sağlanmıştır.

[2] Yazarlar şu rapora atıfta bulunur:Türkiye’nin İşkenceye Karşı Darbe Önlemini Askıya Alması ‘İnsan Hakları İzleme Örgütü, Ekim 2016 – Türkiye: İşkence ediliyor iddiasıyla gözaltında tutulanlara karşı bağımsız gözetmenlere erişim izni verilmelidir. Uluslararası Af Örgütü, Temmuz 2016

[3] 2 Ağustos 2016 tarihinde, Genel Sekreter aşağıdakilerden haberdar edildi: “… Darbe girişimi ve sonrası, diğer terör eylemleriyle birlikte kamu güvenliği ve düzeni için ciddi tehlikeler yaratmış ve uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 4. maddesi anlamında ulusun yaşamına tehdit oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, ulusal mevzuat ve uluslararası yükümlülükleri doğrultusunda, yasaların öngördüğü şekilde gerekli önlemleri almaktadır. Bu bağlamda, 20 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye Hükümeti, Türkiye Anayasası (madde 120) ve 2935 sayılı olağanüstü hal Kanunu (Madde 3/1b) uyarınca 90 günlük bir süre için olağanüstü hal ilan etmiştir. Karar, Resmi Gazete’de yayımlanarak 21 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmıştır. Söz konusu Sözleşmenin 4. Maddesinde izin verilen şekilde, bu süreçte, alınan önlemler,  Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 2/3, 9, 10, 12, 13, 14, 17, 19, 21, 22, 25, 26 ve 27. maddelerine ilişkin yükümlülüklerin istisnaya uğramasını içerebilir.

[4]  Taraf Devlet şuna atıfta bulunmaktadır: Mercan / Türkiye, (başvuru No. 56511/2016), 8 Kasım 2016; Zihni v. / Türkiye , (başvuru No. 59061/2016), 29 Kasım 2016.

[5] Yazarlar, 13 Nisan 2017 tarihli ‘Inside Turkey’s Purge’ adlı New York Times makalesine atıfta bulunuyor.

[6] Yazarlar Hürriyet Daily News gazetesinin 1 Nisan 2017 tarihli ‘Anayasa Mahkemesinin tutuklu gazetecilere verdiği karar’ başlıklı makalesine atıfta bulunuyor(Anayasa Mahkemesi web sayfasında bulunan istatistiklere göre, mahkeme 2014’te 20.578, 2015’te 20.376, 2016’da 80.756 ve 2017’de ise 40.530 bireysel başvuru’ aldı). Mahkeme, 2014’te 10.926, 2015’te 15.416, 2016’da 16.102 ve 2017’de 89.653 davada karar verdi.

[7] Avrupa Komisyonu, ‘ Personel Çalışma Belgesi: Türkiye 2016 Raporu’, 9 Kasım 2016.

[8] Aynı yerde, s.19

[9] Yazarlar, İnsan Hakları Konseyi, keyfi gözaltı çalışma grubu, 1/2017 sayılı  Rebii Metin Görgeç (Türkiye) a/HRC/WGAD/2017/1, 8 Haziran 2017 ile ilgili görüşe atıfta bulunmaktadır.

[10] Yazarlar şunlara atıfta bulunmaktadırlar: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,  Aksoy/Türkiye , (başvuru No: 21987/93), 18 Aralık 1996; Demir ve diğerleri / Türkiye (başvuru No: 21380-83 / 93),  23 Eylül 1998; Nuray Şen / Türkiye  (başvuru No: 41478/98), 17 Haziran 2003 ve Bilen / Türkiye  (başvuru No: 34482/97), 21 Şubat 2006. 

[11] Yazarlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi McKay / Birleşik Krallık (başvuru No. 543/03), 13 Ekim 2006, 33. paragrafa alıntıda bulunmaktadır.

[12] Yazarlar İnsan Hakları İzleme Örgütünün,12 Ekim 2017 ve Ekim 2016 gününe ait “Türkiye’de Gözaltında İşkence ve Adam Kaçırma” ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün, “Keyfi Tutmlar” raporlarına atıfta bulunmaktadırlar. “İşkence gördüğü iddia edilen tutuklular, rutin tıbbi raporlar için doktorların önüne çıkarılmıştır. Ancak doktorlar işkencen kanıtlarına dair bulgu elde edemedi. Uygun tıbbi muayeneler ve yardım almayla ilgili, ve de gözaltında tutulanların yaralarını tanımlamasına veya gözaltındaki tedavi hakkında konuşmalarına polisler engel teşkil etmedi.” Ayrıca, OHCHR tarafından hazırlanan bir rapora atıfta bulunularak, Güney-Doğu güncellemesi dahil olmak üzere:OHAL’in Türkiye’deki insan hakları üzerindeki etkilerine ilişkin rapora atıfta bulunuluyor. Ocak-Aralık 2017′, Mart 83 83. paragrafta belirtilir: “OHCHR, gözaltında tutulan tutukluların atanan doktorlar tarafından yapılan tıbbi kontrollerin sıklıkla polis memurlarının huzurunda yapıldığı, hastaların gizliliğinin ihlal edildiği, ve olası işkence veya kötü muameleye maruz kalındığına dair yeterli belgelere yer verildiğine dair güvenilir raporunu aldı.”

[13] Ayrıca, OHCHR tarafından hazırlanan bir rapora atıfta bulunularak, Güney-Doğu güncellemesi dahil olmak üzere:OHAL’in Türkiye’deki insan hakları üzerindeki etkilerine ilişkin rapora atıfta bulunuluyor. Ocak-Aralık 2017′, Mart 83 83. paragrafta belirtilir: ” 667 sayılı Kararname önemli ölçüde hukuki danışmanlık haklarına zara vermektedir. Tutuklular ve avukatları arasındaki sözlü istişarelerin güvenlik nedenleriyle kaydedilebileceğini,  aldıkları bazı belgelere el konabileceğini; bu görüşmenin zamanlaması ve kovuşturma talebi üzerine avukatın değiştirilebilireceği belirtilmiştir.

[14] Mercan / Türkiye, (başvuru No. 56511/2016), 8 Kasım 2016; Zihni v. / Türkiye, (başvuru No. 59061/2016), 29 Kasım 2016.

[15] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Mehmet Hasan Altan / Türkiye (başvuru No. 13237/17), 20 Mart 2018, para. 142 ve Şahin Alpay / Türkiye (başvuru No. 16538/17), 20 Mart 2018, paragraf 121.

[16] Aynı yerde

[17]  Bakınız, diğerlerinin yanı sıra, V. S v. Yeni Zelanda (CCPR / C / 115 / d / 2072 / 2011), par. 6.3, García Perea/İspanya(CCPR/C/95/D/1511 / 2006), par. 6.2; ve Zsolt Vargay / Kanada  (CCPR / C / 96 / D / 1639 / 2007), par. 7.3.

[18] Genel yorum No. 29 (2001), par. 2.

[19] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Mehmet Hasan Altan / Türkiye (başvuru No. 13237/17), 20 Mart 2018, par. 88 ve 93 Şahin Alpay / Türkiye (başvuru No. 16538/17), 20 Mart 2018, par. 72-78

[20] Genel yorum No. 29 (2001), par. 4.

[21] Genel yorum 35 (2014), par. 66.

[22] Genel yorum 35 (2014), par. 12.

[23] Genel yorum 35 (2014), par. 29.

[24] Genel yorum 35 (2014), par. 66.

[25] Genel yorum 35 (2014), par. 32

[26] Genel yorum 35 (2014), par. 33.

[27] Genel yorum 35 (2014), par. 38.

[28] Malezya Sözleşmeye ve isteğe bağlı Protokole taraf değildir.

[29] Diğerlerinin yanı sıra, Venedik Komisyonu tarafından 109. Genel Kurul Toplantısı’nda kabul edilen 15 Temmuz 2016 tarihli başarısız darbe girişiminden sonra kabul edilen 667-676 sayılı OHAL Kanununa ilişkin görüşe bakınız(Venedik, 9-10 Aralık 2016), özellikle de  32-38 s.

Interview with the legal expert Yasir Gökçe on the current judgment of the court of cassation on ByLock

As the team of the ‘Human rights defenders (HRDs)’, we asked for Yasir Gökçe’s opinion on the current developments in judicial arena in regards to Bylock. Mr. Gökçe is a legal expert who has extensive experience and knowledge on IT law, data protection and cyber security. He published several articles and reports in various peer-reviewed journals on the legality of the use of Bylock in a court of law. He conducted research and obtained a master’s degree in Harvard University. Currently, he furthers his legal studies in the Bucerius Law School.


As might be known, the 16th Chamber of the Turkish Court of Cassation pronounced on 27.03.2018 a significant judgment on how the use of the Bylock must be established beyond any doubt by the first instance courts. The Chief Prosecutor of the Court of Cassation lodged a motion of opposition against the High Court’s decision before the General Criminal Chamber of the Court of Cassation. It remains to be seen whether the highest criminal court in Turkey would uphold the decision or not.

As the team of the ‘Human rights defenders (HRDs)’, we asked for Yasir Gökçe’s opinion on the current developments in judicial arena in regards to Bylock. Mr. Gökçe is a legal expert who has extensive experience and knowledge on IT law, data protection and cyber security. He published several articles and reports in various peer-reviewed journals on the legality of the use of Bylock in a court of law. He conducted research and obtained a master’s degree in Harvard University. Currently, he furthers his legal studies in the Bucerius Law School.  

Mr. Gökçe, for those who are not familiar with the Bylock investigations, would you briefly explain what the Bylock is as well as its significance for the Turkish judiciary?

Sure. Firstly, Bylock is a secure communication app.  Turkish authorities believe that it was exclusively allocated for the members of the Gülen Movement. The current regime in Turkey declared the said group as a terrorist organization. The assumption that Bylock was merely used by the followers of the Gülen Movement is a convenient one for the regime. Thereby, the regime in Turkey can easily link anyone who allegedly use the Bylock app to the said group and convict him/her of terrorism charges.

In short, any finding which indicates that the defendant might have used Bylock is a sufficient evidence for the Turkish regime to arrest him/her for one or two years and eventually sentence the defendant to the imprisonment of 6 years and 3 month at the minimum.  

In the light of these bitter facts, what significance does the current decision of the court of cassation bear?

At the outset, I am of the opinion that the court of cassation in Turkey did not render the aforementioned decision out of the concern for the rule of law. Reports produced by the esteemed human rights organizations indicate the poor level of the independence and impartiality of the judiciary in Turkey. I would like to elaborate on various considerations underlying this sort of judicial decisions more later on.   

The current decision of the high court is of particular importance, because the decision seeks a certain quality of the evidence linking the individual with the Bylock app. According to the decision, in order to establish that an individual used the Bylock beyond any doubt, (1) there must be a Bylock report produced by MİT exclusively for the defendant, which includes information such as User ID, password etc., (2) there must be a table of log data gathered from the internet service provider of the individual in question, and lastly (3) these two records (the Bylock report and the log data table) must fully match.

In its former decision dated 24.04.2017, the 16th Chamber of the Court of Cassation (the same high court) ruled that the use of Bylock has to be established beyond any doubt using technical methods. In this decision which represents the first precedence of the Court of Cassation on Bylock, the high court has summarily confirmed the evidentiary value of Bylock in a court of law, refraining from inquiring how the Bylock metadata was gathered by MİT. The current decision still do not address the fundamental problematic aspect of the use of Bylock before a court of law: The illegality of the way the Bylock data was gathered. In an era when the Europe enacted the General Data Protection Law and bestowed the EU citizens upon very breakthrough rights related to their personal data, it appears that the Turkish authorities arbitrarily and illegally retrieved dozens of terabytes of personal metadata belonging to the Turkish citizens.

To sum up, while the first decision of the Court of Cassation puts forward the principle that the phenomenon of the use of Bylock must be proved beyond any doubt, the new decision elaborates how this phenomenon must be established by the judiciary.

What is the practical significance of the current decision? How do you think it will impact the first instance courts?

It generally takes a long time until the first instance courts internalize and implement the high courts’ decisions. Therefore, the responsibility to remind them of the new precedence falls on the lawyers/litigators.

As you know, there are thousands of victims in Turkey who are being held in jail on the basis of, borrowing the term from my article, “the Bylock fallacy.” They are either arrested or convicted on the mere ground that they used the Bylock app. The alleged use of a messaging app is literally sufficient to be convicted as a “terrorist” in today’s Turkey. Against this backdrop, to be honest, I don’t mind how or why the detained victims in Turkey are released as long as they are freed somehow, whether through a repentance law or by way of high court decisions setting forth stricter conditions. But, under the current circumstances, I regret to say that they won’t be released under an impartial and independent judicial atmosphere.

That said, I believe the first instance courts, namely peace judges and high criminal courts, would release the detainees at the earliest convenience, giving deference to the current decision.

Why do you think it takes less time, compared to their previous performance, for the first instance courts to adopt the new decision?  

Here, I would like to highlight the considerations underpinning the current decision or the likes. As far as I am concerned, the Turkish judiciary, bureaucracy and significant portion of the public are well-aware that thousands of detainees are not “terrorists” as the regime and court rulings suggest and that they are put behind bars for no reason at all. This fact generates enormous victimization which greatly hurts what is left of public conscience and translates itself into pressure directed at the Erdogan regime. As is the case for any authoritarian country, the Erdogan regime feels compelled to allow the public some breathing space and to let them blow off the steam, which otherwise would likely cause social implosions.

I believe these concerns might have forced the regime into releasing a portion of the “captives” while giving the rest the hope to be “liberated” soon. I believe that the current decisions are rendered under the instruction and direction of the regime. For instance, the Assembly of the Criminal Chambers of the Court of Cassation recognized Bylock as a lawful evidence right after the Turkish Justice Minister’s following announcement; “The Supreme Court of Appeals’ Assembly of Criminal Chambers will now finalize an appellate review [of ByLock].” 

I am putting myself into the shoes of a Turkish judge: As a judge, I would be terribly intimidated and threatened by the dismissals and subsequent arrest of 4500 judges and prosecutors. Applying the decades-long well-established principles of Turkish case-law with related to terrorism charges, I would believe deep inside that the defendants could never be arrested or convicted relying on the findings at hand, namely “Bylock, bank account, high school, newspaper subscription etc.” There is the salient example of Hakan Atilla who was convicted by a US justice for being accomplice to the Erdogan regime’s crimes. Moved by all these factors and the court of cassation, I would have adopted the decision in a prompt manner and release the Bylock victims.

Thank you for sharing your valuable comments Mr. Gökçe. Can we have your last remarks? 

As a last remark, I want to stress the following fact: MIT have reduced the number of people who downloaded Bylock from over 1 million, to 215 thousand, then to 102 thousand, and then to 91 thousand. This mere fact indicates how unreliable Bylock is as an evidence. But, Turkish judiciary insists on ignoring the aforementioned fact. Additionally, as we discuss the unreliability of the method MİT resorted to in detecting the real Bylock users, there is a danger of justifying the detention of the real users of the messaging app. In other words, the mere fact that an individual indeed downloaded or used a messaging app cannot be taken as an evidence sufficient for his/her detention or conviction of terrorism charges. In that context, the correspondence held in the Bylock metadata must be given regard. However, the Erdogan regime has so far failed to made public any correspondence of criminal nature.                  

HRD has issued a new Report on Bylock which is used as a tool by Erdogan Regime to incriminate people

ByLock is not an application that is used in the so-called coup attempt on 15th July 2016 as the Erdogan Regime and the media claims. Because this application was closed five months before the coup attempt, in March 2016.

How did a digital communication application, become a material of for the Erdogan regime the justification for arresting more than 60 thousand people in Turkey?

President Erdogan, who claimed to have learned the so-called coup attempt on 15th July 2016 (15/7) from his brother-in-law during the attempt, declared the supporters of Gülen movement as the perpetrators of the coup, whom he considered being responsible for the 17th /25th December 2013 Corruption and Bribery operations.

The “Erdogan Regime” dismissed approximately four thousand judges and prosecutors of their duties on 17th July 2016, right afterwards of the coup attempt, with the claim of being coup plotters and arrested many of them in order to establish his own judicial system.

Later on, he had thousands of people arrested. Among them journalists, teachers, doctors, lawyers and businessmen. The common characteristic of these people was being opposed to the Erdogan Regime.

Those arrests are generally justified by reasons such as writing critical columns, depositing money to a legal bank, sending their children to the schools allegedly having ties to Gülen movement and being members to legal unions and foundations.

Erdogan and his judiciary, who knew that these claims are not enough to justify the arrests, needed a new excuse to strengthen the claims why they have arrested the opposition.

Within this need, they made the perception that the “ByLock” application have been used in 15th of July Coup Attempt only by Gülen supporters. They made people believe that the ByLock application is classified, incognito and only known by the members of Hizmet Movement, installed differently to the devices and encrypted.

After they made this perception accepted by the society, the lists of names which were prepared by  unknown people in unknown dates from the National Intelligence Agency (MIT), which has no authority and function as a law enforcement agency, were sent to the units of judiciary and then accepted as concrete evidence for the alleged crimes of being a member to a terrorist organization by judiciary without questioning.

ByLock application is not an application that is used in the so-called coup attempt as the Erdogan Regime and the media claims. Because this application was closed five months before the coup attempt, in March 2016.

ByLock application was not an application that only had been used by Hizmet Movement members secretly, because it was an application that was downloaded more than 600.000 times from Google Play Store and App Store worldwide. The Bylock application, which is presented as an enigmatic, encrypted application was even simpler than the applications such as WhatsApp, Viber, Line and Tango.

But as a result of this perception, approximately 17.000 women along with their 668 babies were arrested in Turkey with the accusations of using ByLock. The number of total arrests is around 60 thousand and it is increasing. The members of judiciary who questioned this process with suspicion are either expelled or dismissed from their duties. Therefore, it was seen as a necessity to prepare this Report, aiming to show that all the announcements and procedure of judiciary and National Intelligence Agency, under the control of the Erdogan Regime, regarding ByLock are in fact to create a groundless perception.

UN/WGAD has issued a new assessment on detention, arrest and conviction in Turkey based on the alleged use of the ByLock

Muharrem Gençtürk was an Associate Professor of Commercial Law at Akdeniz University in Antalya. As public employees, both Mr. Gençtürk and his wife were dismissed from their jobs under Statutory Decree No. 672 issued on 1 September 2016, which resulted in the dismissal of around 50,000 people.

Mr. Gençtürk was taken into custody on 29 July 2016. Mr. Gençtürk’s house was reportedly raided by three police officers from the Antalya Police Department at around 5.30 a.m. with the whole family present. The police officers did not allow him to take any clothes or money with him.

Muharrem Gençtürk

Mr. Gençtürk was initially held at Serik Police Station in Antalya for 18 days. During the first five days of his detention he was not allowed to talk to anyone, including his lawyer. When he was finally allowed to meet his lawyer, they could reportedly only speak in the presence of a police officer and in front of a voice recorder.

On 15 August 2016, a prosecutor reportedly interrogated Mr. Gençtürk, and he was released on parole. However, after less than half an hour, he was suddenly taken back into custody, and this time he was arrested by the Antalya Fifth Criminal Court of Peace. Since then, he has been held at Antalya High Security Prison.

Mr. Gençtürk is charged with membership of a terrorist organization under article 314 of the Turkish Criminal Code due to his supposed use of the ByLock application and due to the fact that his children attended schools related to the Gülen organization.

Using Bylock App is within scope of Freedom of Expression:

In fact, it appears to the Working Group that even if Mr. Gençtürk did use the ByLock application, an allegation that he denies, it would have been mere exercise of his right to freedom of expression. To this end, the Working Group notes that freedom of opinion and freedom of expression as expressed in article 19 of the International Covenant on Civil and Political Rights are indispensable conditions for the full development of the person; they are essential for any society, and indeed, constitute the foundation stone for every free and democratic society.

The Working Group concludes that the arrest and detention of Mr. Gençtürk based upon allegedly using Bylock is violation of the Universal Declaration of Human Rights and article 19 of the International Covenant on Civil and Political Rights.

Violation Regarding Right to Defense:

Mr Gencturk was able to see his lawyers only for 20 minutes a week, UN WGAD concludes that weekly meetings of a mere 20 minutes’ duration with lawyer cannot be said to provide an opportunity to adequately prepare for a defence in such a complex case as terrorism charges. The Working Group therefore considers that there has been a serious breach of article 14 (3) (b) of the International Covenant on Civil and Political Rights.

The Working Group also notes that the failure to allow the defence to examine the secret witnesses bears the hallmarks of a serious denial of equality of arms in the proceedings and is in fact a violation of article 14 (3) (e) of the International Covenant on Civil and Political Rights

Violation Regarding Right to Fair Trial:

The Working Group points out that there was a strong appearance of lack of impartiality and independence on the part of the court, as it put questions to Mr. Gençtürk such as “Are you going to say something different from the others?” and the prosecutor reportedly fell asleep during the trial.

The Working Group also notes the submission by the source that in response to the application for release made on behalf of Mr. Gençtürk, the decision delivered by the judge was a copy-and-paste decision with exactly the same decision and reasoning as was delivered to other defendants, with only the names being different. The Government had the opportunity, but has failed, to address this allegation. The Working Group notes that a failure to provide a reasoned judgment in the case of Mr. Gençtürk constitutes a breach of article 14 (5) of the International Covenant on Civil and Political Rights, as it effectively prevents prospective appellants from enjoying the effective exercise of the right to appeal.

Violations within Scope of Category V has been committed, in other saying the deprivation of liberty constitutes a violation of international law on the grounds of discrimination based on birth, national, ethnic or social origin, language, religion, economic condition, political or other opinion, gender, sexual orientation, disability, or any other status, that aims towards or can result in ignoring the equality of human beings.

The Working Group renders the following opinion:

  • The deprivation of liberty of Muharrem Gençtürk, being in contravention of articles 8, 10 and 19 of the Universal Declaration of Human Rights and of articles 2 (3), 9 (3), 14, 19 and 26 of the International Covenant on Civil and Political Rights, is arbitrary and falls within categories I, II, III and V
  • The Working Group requests the Government of Turkey to take the steps necessary to remedy the situation of Mr. Gençtürk without delay and bring it into conformity with the relevant international norms, including those set out in the Universal Declaration of Human Rights and the International Covenant on Civil and Political Rights.
  • The Working Group considers that, taking into account all the circumstances of the case, the appropriate remedy would be to release Mr. Gençtürk immediately and accord him an enforceable right to compensation and other reparations, in accordance with international law.
  • The Working Group urges the Government to ensure a full and independent investigation of the circumstances surrounding the arbitrary deprivation of liberty of Mr. Gençtürk and to take appropriate measures against those responsible for the violation of his rights.
  • The Working Group requests the Government to disseminate the present opinion through all available means and as widely as possible.

Mestan Yayman, is a Turkishnational, was a Vice-Governor of the city of Antalya. He was suspended from hisduty as a civil servant on 29 August 2016 and was subsequently dismissed fromhis job under Statutory Decree No. 672, issued on 1 September 2016, under whichabout 50,000 people were dismissed.

Mestan Yayman

On 1 September 2016, he was taken into custody, Mr. Yayman was not allowed to see his attorney for the first five days of his detention. When he was finally allowed to meet her, they could speak only in the presence of a police officer and in front of a voice recorder.

Mr. Yayman was subsequently released on parole, at around 8.30 p.m., however, the following day, on 8 September 2016, Mr. Yayman was taken into custody and was arrested based on statements from one individual.

10 months after his arrest, he was accused of using the ByLock application in December 2014, based on an intelligence report. Mr Yayman was sentenced to seven years and six months. The court noted that Mr. Yayman was included on the Turkish intelligence service’s list of names, the so-called arrest list, but it failed to show the content of his supposed chats on ByLock.

The Working Group notes the failure on behalf of the Government to show how the mere use of such a regular communication application as ByLock by Mr. Yayman constituted an illegal criminal activity. While the Government has argued that the tribunal requested and obtained the record of the accused’s conversations through the Bylock system, it failed to specify how these conversations could have been construed as criminal activity. Noting the widespread reach of the Gülen movement, as documented in the report of the Council of Europe Commissioner for Human Rights, “it would be rare for a Turkish citizen never to have had any contact or dealings with this movement in one way or another”.

Using Bylock App is within scope of Freedom of Expression:

It appears to the Working Group that even if Mr. Yayman did use the ByLock application, an allegation that he denies, it would have merely constituted exercise of his right to freedom of opinion and freedom of expression. Article 19 (2) of the International Covenant on Civil and Political Rights protects all forms of expression and the means of their dissemination, including all forms of audiovisual, electronic and Internet-based modes of expression (para. 12).

Attending religious meeting is within scope of right to freedom of peaceful assembly and association:

In relation to Mr. Yayman’s attendance of the meetings of the Gülen group in 2013, the Working Group once again observes the failure on behalf of the Government to specify how mere attendance at peaceful and, at that time, legitimate meetings breached the right to freedom of peaceful assembly and association and was contrary to articles 21 and 22 of the International Covenant on Civil and Political Rights The Working Group therefore concludes that the arrest and detention of Mr. Yayman resulted from his exercise of the rights guaranteed under articles 19, 21 and 22 of the Covenant, falling under category II.

Request for Independent Expert Report was denied and The Government did not address these allegations:

The Working Group notes the allegation by the source that during Mr. Yayman’s trial, the judge denied his request for another expert statement as to whether the ByLock application was found on his telephone. The judge also allegedly denied witnesses on behalf of Mr. Yayman the right to be heard. The Government did not address these allegations directly, although it had the opportunity to do so.

The Right to Legal Counsel was violated:

The Working Group notes that prior to the trial proceedings, Mr. Yayman was denied the possibility to meet with his lawyer in private, as a guard with a tape recorder was always present during those meetings. In this respect, the Working Group notes that, as indicated by the Human Rights Committee in its general comment No. 32, the right to communicate with counsel, as enshrined in article 14 (3) (b) of the International Covenant on Civil and Political Rights, entails the requirement that legal counsels should be able to meet their clients in private and to communicate with the accused in conditions that fully respect the confidentiality of their communications (para. 34). That right was denied to Mr. Yayman. Moreover, the meetings with his lawyer were restricted to a mere 20 minutes, a time period so short that it cannot be said to satisfy the requirements of article 14 (3) (b). In addition, once the trial proceedings commenced, Mr. Yayman was prevented from speaking to his lawyer before both trial hearings, which is a further violation of article 14 (3) (b) of the International Covenant on Civil and Political Rights

The Working Group also recalls that, as the Human Rights Committee stated in its general comment No. 32, article 14 (3) (e) of the International Covenant on Civil and Political Rights provides for the right to have witnesses admitted that are relevant for the defence and to be given a proper opportunity to question and challenge witnesses against them at some stage of the proceedings (para. 39). The Working Group thus considers that there have been serious prima facie breaches of Mr. Yayman’s rights under article 14 (3) (e) of the Covenant as well.

The Right to Fair Trial was violated:

In addition, the Working Group observes that the trial judge made requests for the defence to keep defence short and that the court heard the testimony from a key witness in the absence of both Mr. Yayman and his lawyer. The Working Group especially notes that the Government has failed to provide any reasons as to why the key witness was heard without the presence of Mr. Yayman and his lawyer. This is a further serious denial of Mr. Yayman’s rights under article14 (3) (e) of the International Covenant on Civil and Political Rights

The Working Group therefore concludes that there has been partial non-observance of the international norms relating to the right to a fair trial in the case of Mr. Yayman, as he was denied the right to adequate time and facilities to prepare for his defence and was prevented from presenting evidence and examining witnesses on his behalf. The Working Group finds that this partial non-observance was of such gravity as to give his deprivation of liberty an arbitrary character (category III).

Violations within Scope of Category V has been committed, in other saying  the deprivation of liberty constitutes a violation of international law on the grounds of discrimination based on birth, national, ethnic or social origin, language, religion, economic condition, political or other opinion, gender, sexual orientation, disability, or any other status, that aims towards or can result in ignoring the equality of human beings.

In all those cases, the Working Group has found the detention of the individuals concerned to be arbitrary and it thus appears to the Working Group that a pattern is emerging whereby those who have been linked to the group are being targeted, despite never having been active members of the group or supporters of its criminal activities. The Working Group therefore considers that the detention of Mr. Yayman was arbitrary since it constitutes discrimination on the basis of political or other opinion or status and falls under category V.

The Working Group renders the following opinion:

  • Thedeprivation of liberty of Mestan Yayman, being in contravention of articles 3,9, 10, 19 and 20 of the Universal Declaration of Human Rights and of articles9, 14, 19, 21, 22 and 26 of the International Covenant on Civil and PoliticalRights, is arbitrary and falls within categories I, II, III and V.
  • TheWorking Group requests the Government of Turkey to take the steps necessary toremedy the situation of Mr. Yayman without delay and bring it into conformitywith the relevant international norms, including those set out in the UniversalDeclaration of Human Rights and the International Covenant on Civil andPolitical Rights.
  • TheWorking Group considers that, taking into account all the circumstances of thecase, the appropriate remedy would be to release Mr. Yayman immediately andaccord him an enforceable right to compensation and other reparations, inaccordance with international law.
  • TheWorking Group urges the Government to ensure a full and independentinvestigation of the circumstances surrounding the arbitrary deprivation ofliberty of Mr. Yayman and to take appropriate measures against thoseresponsible for the violation of his rights.
  • The Working Grouprequests the Government to disseminate the present opinion through allavailable means and as widely as possible.

Advance edited version (PDF)

What is Bylock?

Tens of thousands of people in Turkey are arrested on account of having downloaded the “Bylock Secure Communication App”. The Erdogan regime regards the mere fact that one downloaded or used this app as sufficient evidence to incriminate him/her in terrorism charges.

Whether the Bylock App which constitutes the ground for detention of tens of thousands of people including teachers, journalists, artists, lawyers, academics, and even football players a handy pretext for mass arrests or a serious criminal finding is a question worthy of investigatory attention.Continue reading